24 Aralık 2012 Pazartesi

Kestik ve Katil Oldum Lan

   Şizofrenik hayallerimden birisini gerçekleştirdim. Hiç olmadığım biri oldum üç günlüğüne. Yaşadığım en farklı üç gündü. Kimliksiz kimsesiz ve isimsiz. Başka bir hayata üç günlüğüne misafir oldum. Belki tam olarak ne olduğumu ve nasıl davranacağımı tam bilemedim ama yine de kendimden kurtulmak mükemmel bir terapi oldu bana.
   Öğrenmeye devam ediyoruz ya hani film oyuncularının da bizden pek farklı olmadığını öğrendim. Demiştim ya bi gece eve gelsem ve kendimle karşılaşsam. Hakkaten ilginç olurdu. Peki bir sabah katil olarak uyansam? Kaç gün oldu hatırlamıyorum ama günlerden bir gün katil olarak uyandım. Kimi öldürdüm hatırlamıyorum. aslında öldürüp öldürmediğimden de emin değilim. Birini öldürmeden katil olabilir mi lan insan ? Övünmek gibi olmasın ama ben katil oldum. Şimdi ergen gibi "İçimdeki çocuğu öldürdüm" falan gibi bişey beklemeyin. Hakikaten ciddiyim. Bi katil nasıl yaşar lan? Ne yer ne içer nasıl giyinir? Bu zamana kadar hiç katil olmuş biriyle tanışmadım. Tanışsaymışım bu kadar zorlanmazdım belki de. Hoş içte bi sululuk var ya her kabın şeklini alıyorum. Katil olmanın da pek bi zorluğunu görmedim hani. Peşime polisler takılsa, ikinci kattan falan atlasam, birini gizlice takip etsem tenhada bassam tetiğe... Silahımda da susturucu olsa ve bi işi bitirmiş olmanın haklı gururuyla siyahları çıkarıp beyazlar giyinsem. Aslında işe polisi karıştırmayın, karışınca nolur bilmem ama pek iyi olmaz. Galayı kaçırmak istemeyiz heralde.
  Son zamanlarda deli gibi film izliyorum. Yerine göre heyecanlı, şaşırtıcı ya da anarşist duygulara kapılıyorum. Bu akşam kendi filmimi izledim.Nasıl desem baba olmak gibi. Hiç baba olmadım ama olsam bu kadar olurdum. Mutluluktan ağlamaya ilk defa bu kadar yaklaştım. Çok ilginç valla ya. Üç gündür gece gündüz kısa film çekmeye çalışıyoruz. Ve birini öldürmeden katil olmanın hazzını yaşıyorum. Gerçi kimse bilmiyor katil oldugumu. Polis de dahil. Hem Cem Karaca'nın da aslında bir ceviz ağacı olduklarını da bilmiyolar. Beni farketmemişler çok mu. Ceviz ağacı lan bu hani ceviz olsa anlardım. Neyse. Kısa film çekiyoruz kısa keselim ve "Kestik!". Sevgiler
 

20 Aralık 2012 Perşembe

Kışa Girerken

   Saçlarımı yıkadım ve makineyle kuruttum. Saçımın aldığı şekil camın yansımasından komik görünüyordu. Sigara içerken hep mutfağın camındaki yansımama bakarım. Sigaranın ateşinin her nefes çekişimde daha da kızarmasını izlerim. Bi de mutfakta volta atarak içerim ben sigarayı.Altı adımda biten bi koridorum var. Orada döner dururum. Bir yandan da bi sigara içme süresince yürüyebileceğim bi koridor hayal ederim ya da kocaman bir avlu. Hapishanelerdekinden...
   Bu gün resmen güneş ışığını hiç görmedim. Geçtiğimiz üç günde sabahın ilk ışıklarına kadar ders çalışıp çılgınlar gibi kahve içtiğimden düzensiz olan uyku düzenim iyice bozuldu. Akşama kadar uyumuşum. Uyandığımda sesimin iki perde daha kalınlaştığını hafif genze doğru meylettiğini farkettim. Hastalanmıştım. Uyku sersemliğini üstümden atmaya çalışıyordum. Kendi evimdeki ışığın yerini aradıktan sonra banyoda tek çubuğu kırılmış olan gözlüğümü lavaboya düşürmemle hastalağımın ciddiyetini anladım. Geçen soğuk algınlığı için içtiğim o sarı hapların peşine düştüm. En son odamdaydı. Ders notlarının ve kullanılmış bir yığın peçetenin arasında hapları arıyordum. Bir yandan da yerde duran banyo havlusuna basmamaya gayret ediyordum.          
   Odam çok uzun süredir toplanmadı. Ayaklarım çok üşürse bi tane plastik şişeye sıcak su doldurup ayaklarımın altına koyarım. Son iki girişimimde şişeler patladıktan sonra artık böyle fantezilere girişmiyorum hiç. Hazır yerler ıslanmışken silip süpürüyorum işte. Son zamanlardaki marjinal temizlik anlayışım bu yönde. Bitmiş sigara paketleri kitaplıkta duran sümüklü peçeteler geçen haftasonundan kalma üçgen peynir ambalajları falan filan. Odama sağlıklı biri  girse bile hastalanıp öyle çıkar. Benimse bünyem kuvvetlidir. Kış mevsimi hariç...
   Daha henüz buralara kar kış gelmedi. Gelmesini istemiyorum hiç. Soğuktan hazzetmem. Bi de minibüs şoförlerinin üzerime su sıçratmalarından. Her taraf kar buz olunca bunu yapamıyolar ya kış mevsiminin tek pozitif yönü bu heralde. He bide sahlep içmek var. Sırf sahlep içebilmek için kışın gelmesine sevinebilirim işte. Pekala yazın da içilebilir ama o zaman da limonatanın mevsimi kaybolur.Yazın sahlep, kışın limonata içilmez. Bi yerde green peace çi sayılabilirim. Dünyanın dengesinin bozulmasına izin veremem. Sevgiler
 

15 Aralık 2012 Cumartesi

Bir Deli'nin Not Defteri

   Beynime çakılı bir duyguyla yaşıyorum bir haftadır. Farkındalık diye bir kelimeyle ifade ediliyor ama bir kelimeden çok daha fazlası. Bir anda birden fazla yerde olabileceğini düşündürüyor insana. Ya da hiç bir yerde olmadığın hissini. Etrafındaki olayların ya da nesnelerin yeteri kadar gerçek olmadığını biliyorsun bu durumda. Aslında etrafındaki insanların birer aldatmaca olduğunu falan hissettiriyor. Belki de delirmenin ilk adımı ya da çoktan delirmiş olduğunun bir kanıtı. Kestiremiyorum.
   Bazen delirmenin nasıl bir duygu olduğunu merak ediyorum. Bir rüyadan uyanmak gibi mi yoksa hiç uyumamış olmak gibi mi ? Çoğu zaman yatağımdan başka biri olarak kalkmayı istiyorum. Bildiğin bambaşka biri... Farklı bir nevresimin üstünde farklı bir göz rengiyle ya da farklı boyda birisi olarak. İsmim de değişik olsun, belki yanımda da evlendiğim kadın. Çok saçma bir düşünce olduğunun farkındayım evet ama delilik de böyle bişey olsa gerek...
   Etrafında daha önce hiç tanışmadığın ve seninle arkadaş olduğunu söyleyen bir sürü değişik suret. Gerçekten çıldırtıcı bir his. Ne olduğunu nasıl olduğunu bilmeden alışmak zorunda olduğun gerçekliği bile meçhul bir sürü zırva. Aslında bu şekilde de bir yere varılmıyor. Şimdi yaşadıkların gerçek degil de orada hiç tanışmadığın insanların olduğu dünya mı gerçek. Hadi canım sen de... Nasıl bilebilirsin ki ?
   Denizin içinde vurgun yiyen insanların önce bayılıp sonra öldüğünü duymuştum. Bayılma hissi... Aynı anda milyonlarca rüya görmek gibi. Pembeler ve maviler içinde ölmek tuhaf olsa gerek. Ya da intihar ederek bu yolu kısaltmak. Gerçekten sağ bileğini kesen bir insanın sol bileğini de aynı soğukkanlılıkla kesip kesemediğini merak ediyorum.Vücudunun soğumasına an be an şahit olmak gittikçe üşümek belki de donarak ölmek...
   Her şey yolunda gittiğinde gerçekten bir an "Bu kadar yolunda olan şey ne ?" diye düşünmeye başladıysan "Farkındalık" zehri damarlarına dolmuş demektir. Ardından herşey tersine dönmeye başlar. Ve bardaktan boşanırcasına olur bu, şemsiyeni açana kadar her şey berbat olur. Sonra daha fazla şeyi anlamaya başlarsın ama gerçekliğinden şüphe duyarsın. Şüpheyse beynine saplanan bir kıymık gibi sürekli canını yakar. Şüphe geldiyse inanç kaybolur. Sigara dumanı gibi yanar ve kaybolur nereye gittiğinden haberin bile olmaz. Tekrardan inanmaya çalışmaksa 21 yılı baştan yaşamak gibidir. Geçmişte yaşadıklarını belki hiç yaşanmamış olduğunu kabullenemezsin. Sonra ne olur biliyor musun ? Bir kaç zaman sonra saçmalamayı kesersin. Herşey yoluna girer yavaş yavaş. Şüphelerini halının altına süpürürsün. Ta ki bir dahaki sorguya kadar.
   İnsanlara güvenmek bir insan için önemlidir. Güvenmezsen uyuyamazsın bile. Peki insanlara neden güvendiğini düşündün mü ? Belki onların samimiyetine güvenmişsindir. Güvenmesen bu kadar üzülmeyebilirdin. Herkesi mutlu etmeye çalışmak canımı yakıyor. En güvendiğim gerçeğin beni bu kadar üzüyor olması tuhaf. Bir rüyada olmak isterdim ya da "Kestik!" cümlesini duymak. Ya da şu anda delirmek isterdim. Cisimsiz gölgeler dolaşırdı peşimde ve daha hızlı yürümeye başlardım. Tavandaki çatlaklara bakıp bu evdeki bi önceki insanların hayaletlerini görürdüm. Gördüklerime kimseyi inandıramazdım. Kimse de kalmazdı etrafımda heralde. Daha fazla şey bildiğim için yalnız kalırdım. Delirmek aslında daha fazla şey görebilmektir. Ve sanırım ben deliriyorum...
 

9 Aralık 2012 Pazar

Saat

   Dün evde kimsecikler yoktu. Yalnızlığa talim ediyordum evde yine. Çekirdek stoğu yapıp bi sürü film izlemeyi planlıyordum. Planımın bi kısmını tamamlamışken dışarı çıktım bi abimle beraber. Sohbet muhabbet tam zamanında imdada yetişmişti. Film izlemeye orda devam edelim dedim ama internet hızı kaplumbağalarla yarışıyordu.Sonuna kadar beklemedim ama sanırım yarışı kaplumbağalar kazandı. Baktık film de izlenmiyo televizyonda zaten bişey yok -ya da olduğu zamanlara ben denk gelemiyorum. Gidip yatayım bari dedim ve gittim yattım. Uyumaya odaklanırken odanın içinde yankılanan saatin sesi dikkatimi çekti. Aslında çekmemeliydi eğer saatin sesine odaklanırsam nefes almayı becerememeye başlıyorum. 21 yıldır alışılagelmiş davranışları da bi anda bırakınca insanın içine oturuyo. Bi müddet sürüncemede kaldım. Sanırım yetersiz oksijenden olsa gerek uyumayı başarmışım.
   Misafirlik iyidir güzeldir de bu günümü de heba etti resmen. Uyan kahvaltı yap onları topla giyin hazırlan yine akşam oldu. Zaten bi damla gün, hemen de bitiyo. Kışları sevmem zaten bi de zaman mefhumu işe müdahil olunca iyice sinir oluyorum. Tamam dünyanın kanunu böyle dünya güneşin etrafında dönüyo , eğik duruyo , ışınlar dik gelemiyo falan filan bi sürü ince hesap. Hadi tamam havanın soğuk olmasını da kabullenebilirim. Ama evde doğalgaz bittiyse bu kabul edilemez bir durum. Dün evden çıkarken kartı yanıma alayım da gelirken gaz alırım diyerek ileri görüşlülüğümü kullanayım dedim. Kızılay'da EGO sırasındaki insanları görünce ne kadar da ileri görüşlü insan varmış yav diyip şaşırdım. Son kalan gazı yakmaya başladım. Biliyorum canım çay isteyecek. O zaman da "Çay yok, bok için !" repliğiyle bu yazıya son vercem. Sevgiler.

25 Kasım 2012 Pazar

"Bütün Hayat Böyle Oğlum"

   Hani senin sınavın vardır evdekiler de gezmeye giderler. Yalnızlığın güzel taraflarından birini yaşamaktasındır ama sınavın olduğu için de için kan ağlar. Hani evde havluyla dolaşırsın da kimse görmez diye düşünürsün ya tam o esna da kapının deliğine giren anahtar sesini duyarsın, odanın kapısını mı kapatsam yoksa dış kapı açılana kadar giyinsem mi diye derin bir ikilemde kalırsın ya şu sıralar yaşadığım en ciddi ikilem bu.
   Uzun zamandır hayatım ölmüş bir hastanın nabzını gösteren o zımbırtıdaki çizgi gibi dümdüz... Bazen ölmüş olabileceğimi düşünüyorum. Bunu düşünmediğim, bazenlerin diğer yarısında da ölüleri çok iyi anlıyorum. Bunu annemle konuştum. Dedim anacım hayatımda en ufak bir kıpırtı yok. Bir yaramazlık yok ama ne mutlu ne de mutsuz olmak ölülere has bir şey değil mi ? Filmlerdeki o esrarengiz ve ders verici ses tonuyla "Bütün hayat böyle oğlum." dedi. O sırada gözüm kitaplığımda duran az evvel bitmiş çay bardağına takılmıştı. Eğer annemi doğru anladıysam o çay bardağından daha anlamsız olduğumu düşündüm. Peki ya ben ölürsem ve o çay bardağı kırılmadan daha uzun süre varlığını devam ettirirse... Yok yok bir çay bardağından daha anlamsız olmak hiç mantıklı değildi. Mantıksa hep sahip olduğum ama son zamanlarda mumla aradığım bir şey. Daha güçlü bir ışık kaynağıyla aramıyor olmam da bunun delili.
   Annemin uzun yıllar bu gerçekle yaşayabilmiş olması şaşırtıcı. Benim yaşadığımın iki katı şey yaşamış ama her günü bir küme kabul etsek ve bütün günlerin kesişimini alsak kümenin eleman sayısı yüzü geçmez.-Matematiğime de laf ettirtmem.- Bunun adına hayat diyorlar dostum. Bunu düşündükçe ölüleri çok iyi anlıyorum. Yaşamak da sıkıyor insanı bir yerden sonra be. Ama napalım yaşıyoruz. Sıkılsak da yaşıyoruz ve yaşamaktan sıkılıyoruz. Böle böle beyin kısa devre yapıyor, çok düşünmeyin en iyisi... Sevgiler.

19 Kasım 2012 Pazartesi

Özgürlüğün Yeni Tanımı

   Uykusuzluk, gözüme cam kırıkları doldurmuş gibi bi acı verdiğinde güneş doğmak üzere olur hep. Ya da doğmuş... Ne zaman bu düzensiz düzeni düzeltmek istesem sadece daha geç uyumama sebep oluyo. Uykuya dalabilmem için sıra dışı şeyler hayal etmem gerekir. Yatağa ilk yattığımda geçirdiğim günü, daha evvel geçirdiğim zamanları belki hiç gelmeyecek olan gelecek zamanları düşünürüm. Bunları düşündüğümü farkettiğimde olaya müdahale eder ve şehrin bütün manzarasına hakim yüksekçe bir tepede bir bankta tek başına otururken hayal ederim kendimi. Niye yanımda sevgili yok onu ben de hala çözemedim. Bu gece de onu sorgulayayım bari.
   Şehrin curcunasından uzak kalmak ilk bakışta cazip geliyo. Bazen özgürlüğün bu olduğunu düşünüyorum. Ya tam sessizlik olacak ya da son ses metal müzik... İnsanları duymak dinlemek çok saçma. Ama itiraf ediyorum ki müzik dinlerken minibüs şoförü dikiz aynasına bakıp da bişey dediğinde o özgürlük duygusu yerini bi infiale bırakıyo. Cool çocuk modunu bozmak istemiyorum ama gidecegim yeri iyi bilmiyosam mecburen müziği kapatıyorum. Sonra sövüyorum ve geri açıyorum. İşin aslı kuşlar gibi olmak babacım. Kimseye eyvallah etmeden istedikleri yere gidiyolar. Kuşlar insanlara özgürlük simgesi gibi geliyo ama kuşları özgür kılan şey uçmaları değil istedikleri yere sıçmalarıdır bence. Hangimiz onlar kadar özgür olabiliyoruz ki şu hayatta... Özgürlüğün yeni tanımı... Neyse ver babacım müziği.Ve final... Sevgiler

12 Kasım 2012 Pazartesi

Beni Benden Kurtarın

   Yağmurlu bir gecede saçakların altından hızlı hızlı yürüyorum. Merakla arkama bakıyorum arada bir. Bu esnada verdiğim nefesin sesi bir hayli yüksek çıkıyor. Binanın dış kapısına gelip yağmurluğumun şapkasını çıkarıyorum. Kimse var mı etrafta diye bir kere daha dönüp bakıyorum. Deli gibi yağmur yağmaya devam ederken bir karaltı düşüyor binanın duvarına. Arkama bakamadan heyecanla binaya girip dış kapıyı kapatıyorum. Bir iki saniye bekleyip ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorum. Yoldan gelip geçen sen ben gibi bi insanmış.Tehlike yok. Hiç bişey olmamış gibi ağır ağır çıkıyorum merdivenlerden. Evimin kapısına geliyorum. Ayakkabılarımı çıkarıp evime giriyorum. O esnada "ulan bu işte bi ibnelik var." dedirten bir müzik çalmaya başlıyor. Çaldığı yetmez gibi attığım her adımda ritmik olarak yükseliyor. Noluyo lan diyene kadar odamın ışığının açık olduğunu farkediyorum. Işığı kapattığımdan eminmişim gibi bi yüz ifadesi takınıyorum. Odama girdiğimde kendimle karşılaşıyorum. Müzik arttığı yerden devam ediyor. Noluyoruz lan diyorum. Aslında sen değilim ben diyo. Peki kimsin sen ? Ne bileyim !?
   Lan gerçekten bi gün eve gelip kendimle karşılaşmaktan ümitliyim. Çok film izliyosun diyeceksin ama o kadar film izlemişliğim de yok hani. Bazı filmlerin etkisinde çok kalıyorum.Çoğu zaman film artisti olmadığıma hayıflanıyorum. Her filmde başka bi hayat. Bide benimkine bak. Hep aynı... Her makarnaya mayonez sıkıyorum. Özetle bu. Sevgiler.

1 Kasım 2012 Perşembe

Ruhunu Teslim Ediyorum

   Hüzünlü yağmurunu bekliyorum sonbaharın. Alışmaya çalıştığım şeyler birikiyor boğazıma. Yine baş başayız  sevgilim sönmüş sokak lambalarının altında. Avuçlarımı terletiyor aşkın. Ölümüne sevişiyoruz seninle. Sessizliğim küsüyor bana , hatıraların gönlünü alıyorum. Teninin kokusunu taşıyor rüzgar. Kapatıp gözlerimi peşinden gidiyorum. Canımın sıkıntısını rafa kaldırıyorum. Bir mezar kazıyorum yalnızlığa. Seninle beraber mezara kıvrılıyoruz. Kırıyorum mezar taşlarını teker teker. Adımız geçmiyor hiç bir öyküde. Kimse bilmeden yaşıyoruz mahkumluğumuzu. Bir yol geçiyor ardımızdan. Sonunu bilmediğimiz tepelerin ardına doğru. Olanca gücümüzle haykırıyoruz suskunluğumuzu. Bir çiçek açıyor özlemimizde. Kana kana doyuyoruz aşka ve kimsesizliğe...
   Bir birimize sarılıyoruz. Bütün evler yıkılıyor bir bir. Depremin enkazında bırakıyoruz hiçliğimizi.Yüzü isli bir çocuk ağlıyor mutsuzluğumuza. Bir anne feryat ediyor hıçkırarak. Ruhunu tadıyorum izbeliğin ortasında. Bir paçavra gibi silkeleniyorum dilek ağacının dalında. Huzursuz bir dert ortağı bırakıyoruz ardımızda. Yabancı bir yüz buluyor bizi. Gözlerinden çalıyor beni. Yok pahasına satıyor çirkin sesiyle. Şekerini düşüren bir çocuk gibi ağlıyorum ve ruhunu tadıyorum tozun toprağın içinde. Kayboluyorum ve terliyorum teninde. Nefesin hışırdatıyor yaprakları. Bir hüzünlü yağmur yağıyor. İçine karışıyorum. Bir otomobilin altında eziliyorum. Zamanın içinde kan tutuyor beynimi. Tiksiniyorum mutluluğundan. Gecenin karası yüzüme çalınıyor. Kimsesizliğimden utanıyorum. Kurumuş yaprak gibi ikiye ayrılıyorum. Rüzgara teslim ediyorum aşkımı. Bir sigara daha yakıyorum ve ruhunu tadıyorum dumanında.
   Alışıyoruz terkedilmişliğimize. Bir çadır kuruyoruz göçebe sevgimizin eteklerine. Fırtınalara kafa tutuyoruz. İçleniyoruz her güne. Tutulacak yaslar çoğaltıyoruz birbirimizde. Ateşe veriyoruz kilitli sandıklarımızı. Küllerinden dövme yapıyoruz dudaklarımıza. İçimize kin doluyor ve yüzüne tükürüyoruz hayatın. Issız bir çölün kum fırtınasına terk ediyoruz son damlamızı. Seni göresim geliyor birden. Bir limanda bırakıyorum umutsuzluğumu. Bir mülteci gibi gemilerin en ücrasında telaşlanıyorum ve ruhunu tadıyorum karanlıkta.
   Sana hüzünlü bir yağmur bırakıyorum ardımda ve ruhunu teslim ediyorum...

22 Eylül 2012 Cumartesi

Beyin Göçü

   Bir üniversite öğrencisiyim. Yılın bu zamanları sıcak evimden ayrılıp yollara düşerim. İstanbul'dan Ankara'ya yani. Bu durumlarda leylekler ya da antiloplar gibi hissederim kendimi. Gecenin bi vakti ( gündüz yolculukları sevmem) yakamı bırakmayan insomnia denen illetle birlikte çıkarız yola. Belki gecenin karanlığında bir çita salyalarını akıta akıta peşimde dolaşmayabilir ama bizim ki de göç sayılır bi yerde. Susuzluğu çok yaşamasam da gecenin ilerleyen saatlerine doğru acıkırım. Oldum olası "yolluk" kavramından nefret ederim. Şükrettiğim zamanlar da oldu ama sıcaktan kaynamış ayranı kavanozdan içmek bir çoğunuzun hoşuna gitmezdi heralde.
   En güzeli de çocukken koltukların altında yatak açarlardı büyükler bize. Bildiğin 12 saat uyurdum. Sabah bi uyanırdım İstanbul'a gelmişim. İnsan büyüyünce dertleri de büyüyo. Koltuğa bi türlü sığamam ki şişman biri değilim. Uyursam bi yarım saat uyurum onu da ya moladan evvel yarım saate denk gelir ya da ineceğim terminalde muavin uyandırır. Muavin kelimesini de yazınca fark ettim ne kadar saçmaymış lan. Gözlerimdeki çapağı kurcalarken buz gibi bi atmosferler burun buruna kalırım. Yağmurdan kaçan fareler gibi hemen içeriye koştururum. O saatlerde bi otogarda uyanmak hiç bi zaman fantazilerimde yer almaz.
   Baş , boyun ve sırt ağrılarıyla kendimi evime atarım zor bela. Bundan sonrasını çok severim işte. Aç karnına bi sigara sonra hemen uyku. Dert yok tasa yok mis gibi. Uyanınca da başlar o ciddiye almamız gereken saçmalıklar. Sonra da "Neden beyin göçü..."
 

2 Nisan 2012 Pazartesi

Yolcu Abbas

   Bu sabah diğerlerinden çok farklıydı. Aynı anda iki farklı saate uyanmıştım. Ne olduğunu anlayamadan hangi saate inanmam gerektiğini bir türlü kestiremedim. Diğer yandan da yaşamadığım bir saat olduğunu düşünmeye başlamıştım. Şimdi diyeceksiniz milyonlarca saat yaşadın da ne iş gördün. Haklısınız ama insan yine de ulaşamadığını istiyo ya aynı hesap... İşin kötü tarafı kime kızmalıyım nereye başvurmalıyım bilemedim. Aaa yoksa 1 Nisan şakası mı lan bu ? İşin içinden çıkamadım ve o sabah buluşacağım muhattaplarımı aradım. Ortalığı bir güzel ayağa kaldırdım. Az sonra gelen mesajla anladım ki telefonun biri normalde bu hafta yapılması gereken saaat ileri alma meselesini tek başına icra etmiş. Bi rahatladım. Ve istemsizce yapmış olduğum 1 nisan şakası on dakikalığına da olsa beni bile panikletmişti.
   Böyle başlayan bir günün devamı daha da güzel gitti. İlk defa hızlı trene binmek üzere gara gittim. Adrenalin had safada. Ulaştığımız hız 60 km. Gidip makinistle kavga etmek geçti içimde. Dostum bomboş raylar bassana biraz. 250 km ye ulaşınca da sanki hiç bir şey olmamış gibi gitmeye başlayınca bi hevesim kırıldı. Eskişehir macerası böyle başladı. Yön duygum baya gelişmiş sanki yıllardır oralıymışım gibi. Yanımızdaki Eskişehirli arkadaşı upurladıktan sonra baya gezdik. Dönüşe bilet bulamayınca otobüse talim. nerdeyse 3 saat. Hakkaten hızlı tren hızlıymış. En güzel otobüs yolculuğuydu. O kadar güzeldi ki onca yorgunluğu bile unutturdu. Güzel bir gündü vesselam. Sevgiler

25 Mart 2012 Pazar

Mutlu Mutlu

  Aylardan sonra baş gösteren mutlu insan sendromuyla iç içeyim. Ne olsa dokunurdu o zamanlar. Şimdi ne olursa olsun ben dokunmuyorum hiç bir şeye. Şarkılar söylüyorum şiirlere verdim kendimi. Bir de patenlerim var artık. Ağır aksak yürümek yerine sekiz tane tekerin üstünde kaymak süper bi duygu. Evim eşyalandı. Erasmusa başvurdum. Kısacası her şey istediğim gibi.
   Bazı şiirlerde yazar şair. Hayatın ne anlamsız olduğunu. Sevdiğinden ayrı kaldığında yaptığı şeyleri. Akşama makarna pişirdim. Gömleğimi ütülemeden giydim. Sakallarım uzadı. Bu gün gazeteye hiç dokunmadım. Bu tarz cümleler. Hani insanı öyle bir havaya sokuyor ki sevdigi kişi olmadan ne yapsa ancak makarna pişirmek kadar anlamlı oluyor dünya. Olayın diğer tarafından bakacak olursak ;  birini sevince, akşama makarna pişirdiğinde yüzyılın en önemli buluşunu yapmak kadar anlamlı geliyor dünya insana. Sevgiler

12 Mart 2012 Pazartesi

Ankara'da Aşk

Bir bir vazgeçerken ağaçlar yapraklarından,
Bir filiz düşüverdi yangın enkazı yüreğime
Soğuk havalar bile nefret ederken Ankara'dan
Bir kış gününde sevdim ben seni.
Karanlık odamda boş duvarları seyrederken
Akdenize yelken açmak gibiydi gözlerine bakmak
Bir sürü hikaye fısıldarken buğulu camlara
Aşkın en güzel haliydi gülüşünde kelimeleri unutmak.
Uykusuz gecelerden kan rengi sabahlara uyanırdı bedenim
Her esen rüzgarla daha fazla uyuşurdu ellerim
Bir kış gününde sevdim ben seni.
Ve kara kışın ortasında;
Gül bahçesine uyanır oldu şimdi gözlerim...

4 Mart 2012 Pazar

Kış, Çam Ağaçları ve Cennet

  Yeni bir heyecanla açılan ve daha ilk satırda ziyan olan sayfalarla doluydu çöp kutum. Sevdiğine mektup yazmak kadar zordu yeniden başlamak. Bu sonuncu sayfaya hepiniz hoşgeldiniz.
   Rüzgarlar artık can yakacak kadar soğumuştu. Her ağaç bir bir vazgeçiyorken yapraklarından , inatla yeşil kalmayı başarabilen çam ağaçları dikkatimi çekiyordu. Meyvesiz gölgesiz bir ağaç olduğundan bu utancı örtbas etmek istiyorlardı belli ki. Ya da var olan düzende ne deniyorsa onu yapanlardandılar.
   Yerlerde bir karış buz varken hiç ışıklı bir parkta yürüdünüz mü ? Mesela saat gece bire gelirken. Her taraf ışıl ışıldı. Sanki yolun sonunda cennetin kapıları vardı. Ya da ben bir huriye aşık olmuştum. Beni dünyada olduğuma inandıran bir sürü çıplak ağaç, rüyada olmadığıma inandıran kuru bir soğuk - ilik donduran cinsten- ve bu soğukta damarlarıma umut aşılayan yeşil çam ağaçlarının ortasındaydım. Düşüncelerim uyuşmuş olsa da kalbimin heyecanı artmaktaydı. En azından aklımdan düşünce geçebilmesi beni fazlasıyla mutlu etmişti. Düşünmek güzeldi. Düşünmeyi özlediğini düşünmek daha da güzeldi. Düşünmekten aklı bir karış havada gezmek de varmış bu kış kıyamette. Hatta o kadar çok düşünmekten yazının sonunu düşünememek bile varmış. Sevgiler
 

26 Şubat 2012 Pazar

Elma Şekeri

   Delicesine bir sessizlik. Saat sabah dört suları. Genç adam ne yaptığından habersiz var olan düzendeki görevini ifa ediyordu. Annesinin kollarında olduğu zamanları hatırladı. O zaman mutluydu. Tek bir isteği vardı o da "Elma Şekeri" ydi. Bunu hiç bir zaman annesine söyleyemezdi. Ne kadar da kırmızılardı. Belki de çok da tatlıydı. Bir gün kendini tutamadı ve annesine sordu : "Elma şekeri alalım mı ?". Annesi çocuğa sadece baktı ve bir şey söylemedi. Çocuk sorduğu sorudan utanmıştı. O gece yatağında uyumak için uyku perisini beklerken düşündü. Pamuk prensesin yediği o büyük kırmızı elmayı hatırladı. Tabi ya ! Eğer o elmadan yerse belki sonsuza kadar uykuya dalabilirdi. Daha da kötüsü sevdiği prensesin bundan sonsuza dek haberi olmayabilirdi.
   Genç adam evin içinde bir ileri bir geri amaçsızca dolaşırken o günden beri hiç elma şekeri yemediğini farketti. Belki çocukça bir şeydi ve artık büyümüştü. Eskisi kadar da güzel gelmiyordu artık gözüne. Aradan yıllar geçmişti. Hala aynı şekilde mi yapılırdı elma şekeri ? İçini tekrardan o çocuksu merak sarmıştı. Tekrardan annesine sorduğu soru aklına gelmişti. Annesi neden cevap vermemişti ki ?
   "Wow! Süpersin !" şeklinde tepkiler veren ve çocuklarının yedi yaşında piyanoyla çaldığı Mozart'ın bilmem kaçıncı senfonisini dinlerken gözyaşlarını tutamayan bir annesi hiç olmamıştı. Düzene aykırı olarak doğmuştu. Her zaman soruları geçiştirilmişti. Sürekli engellenmişti. Değil piyano çalmak okuldaki müzik derslerinde blok flüt dahi alamamıştı. Çocukluğu süresince yatağının altında bir canavarın onu beklediğini ve gece olunca ortaya çıkıp onu yiyeceğini hayal edememişti. Çünkü ona masal okuyan bir dedesi olmamıştı. Ve yatağın altında bir canavar olduğunu hayal etmesi yasaklanmıştı.
   Bazı geceler kendini kötü hissederdi. Annesini çağırıp : "Anne bu gece seninle uyusam olur mu ?" diye soruvermişti bir cesaretle. Annesi bir şey söylemeden ışığı kapatmıştı ve sabaha kadar açmamak üzere odanın kapısını kapatmıştı. Gök gürültüsünün ne olduğunu bilmiyordu. Korkmalı mıydı bilemiyordu. Belki de annesine sormalıydı...
   Artık çocukluk yaşlarını geride bırakmış delikanlılık çağlarına ulaşmıştı. Merak ettiği çok şey olsa da artık annesine sormuyordu. Bir gün annesini ağlarken gördü. Elinden düşmüş bir kaç kare fotoğraf duruyordu yerde.  Niye ağladığını merak etmişti. Sormalı mıydı acaba. Belki babasıydı yerde yatan belki de amcası belki de kardeşi , ablası ya da abisi.
   Bir gün içinde değişik bir şeyler olduğunu farketti. Sıra arkadaşını ne zaman görse içi bir tuhaf oluyordu. Sesi karnına kaçkaçıyor elleri titriyordu. Neler olduğunu anlamıyordu. Sadece tuhaf bir şeyler olduğunu kestirmişti. Annesine sormak için gittiğinde onu hep ağlarken buluyordu. Bilmek istediği çok şey vardı ama soru sorması yasaklanmıştı. Biliyordu cevabını alamayacaktı. Yoksa aşk dedikleri böyle bir şey miydi bilmiyordu. Artık anlayacak yaşa gelmişti. Cesaretlendi. Boyu uzamaya başlamıştı ve kendine güveni de artmıştı. Gidip sıra arkadaşına içindekilerini söylemeliydi. Genç adam henüz söze başlamış , bir iki cümleyi yeni bitirmiş ve tam sormak istediği şeye sıra gelmişken sıra arkadaşı ayağa kalktı.Sıra arkadaşı sadece yüzüne baktı ve bir şey söylemeden çekti gitti. Bir daha o sıraya gelmemecesine. Genç adam anlamıştı. Aşık olması da yasaklanmıştı.Ya da adı her neyse işte...
   Genç adam bu düşüncelerle uykuya daldı. Uyanır uyanmaz annesine gidip neden ona elma şekeri almadığını , neden hiç annesiyle uyumadığını, neden sürekli ağladığını ve o fotoğraflardaki kişilerin kim olduklarını bir bir soracaktı. Evinden çıktı. Köşedeki bakkaldan bir tane elma şekeri aldı. Sorularının cevabını alana kadar yememeye karar verdi. Hızlı adımlarla yarı öfkeli yarı meraklı yürüyordu. Bu sefer annesi ona cevap verecek miydi. Çocukluğundan kalma sırtındaki bu kamburdan kurtulacak mıydı. İşine yaramasa da bilmek istiyordu. Habersizce dayatılan yasakların artık kalkmasını istiyordu. Bu sefer ısrarcı olacaktı. Cevap alana kadar soracaktı. Kararlıydı.
   Yolun sonuna gelmiş nihayet annesinin yanında oturuyordu. Elindeki elma şekerini evirip çevirip nereden başlaması gerektiğini düşünüyordu. Yıllarca var olan bir yasağı delecekti. Yine cevap alamamaktan endişeliydi. Ve sorularına başladı. Her sorudan sonra bir müddet bekliyordu annesi cevap versin diye.Annesiyse konuşmuyordu. Genç adamın sesi yükselmeye başlamıştı. Gözlerinden yaşlar boşalıyordu. Hıçkıra hıçkıra soruları tekrarlıyordu. Tek kelime karşılık almıyordu. Biraz bekledi ve sakinleşti. Hırsla sıktığı topraktan ellerini çekti. Elma şekerini yerden aldı ve ayağa kalktı. Sorularına asla cevap alamayacaktı. Elma şekerinin poşetini çıkardı ve bir ısırık aldı. Artık vazgeçmişti.

15 Şubat 2012 Çarşamba

Nirvana

   Şu sıralar ruhumun eriştiği nirvanayı anlamaya çalışıyorum. Hayat o kadar sade , sessiz ve sıradan ki bir budist olsam heralde hayatın anlamını çözerdim.
   Geçmişte olduğu gibi yine tarihi ve özel günleri ağız tadıyla yaşayamıyorum. Doğum günümde işte çalışıyor olmak, yılbaşında deli gibi hasta yatmak ve sevgililer gününde de bu hastalığı mutlulukla karşılamak. En azından bütün gün yatakta yatmama bir bahane olmuştu. Züğürt tesellisi.
   Bazı zamanlar hayatın kötü gideceğine dair hislere kapılıyorum. İç güdüsel bir şey değil bu. Metronun merdivenlerinden aşağı doğru iniyorsan ve insanlar üstüne üstüne geliyorsa, bomboş istasyonda bir tek sen kalıyorsan bir sonraki tren için; ya da bineceğin otobüse yetişemeden gözünün önünden geçip gidiyorsa platonik aşkın gibi ; otobüs durağında da yalnızlığını iliklerine kadar duyuyorsan , misafir olmak için gittiğin evin sahibi evde yoksa ve sen onu beklerken sokak lambasının altında umutsuz bir şekilde bekliyorsan ve o esnada okuldan dağılan çocuklar yanından geçerken sana evsizi insan muamelesi yapıyorsa, diğer insanlar için önemli olan günlerde "Neden bu kadar çok çiçekçi var arkadaş bu sokaklarda?" diye soruyorsan, gecenin ikisinde yüzünü cama çarptıktan sonra kimse gördü mü diyip endişeleniyorsan, herkesin uyuduğu saatlerde sen karanlık odanda tavanı seyrediyorsan hayattan keyif almamak için yeteri kadar sebebin var demektir. Basit bir çıkarım değil bu böyle zamanlarda risk almak ya da platonik aşkını itiraf etmek ya da yeni heyecanla bi sürü işe kalkışmak hiç yerinde olmaz. Yapılması gereken uzun bi süre bu durumun geçmesini beklemek olacak sanırım. Ya da ben öyle yapıyorum emin değilim.
   Ha diyince hasta olan birisi değildim. Ta ki bu seneye kadar. Yine hastalandım. Hatta bir gece sabaha kadar uyuyamadım nefes alamadığımdan. Ne yaptıysam kar etmedi. İki tek inek sütü çaktım ama bana mısın demedi ve ben bir gecede en çok peçete tüketen insan rekorunu kırdım. Sonra da akşama kadar uyuyan insan. Son zamanlarda toparlandım gibi ama nasıl olsa bi daha hastalanırım diyip çok da sevinmiyorum. Nirvanaya ulaştım diyorum ya artık umursamıyorum hiç bir şeyi. Elimi alıp sobaya soksalar oralı olmam. Yüzüme karşı en ağır hakaretler yağdırsalar sadece "Canın sağolsun" der geçerim heralde. Sevgiler.

11 Şubat 2012 Cumartesi

Gurbet

Gökyüzünü ağaçlar kaplıyor,
Yerlerde sararmış yapraklar...
Gurbette sonbaharı yaşıyorum.
Yağmur yağıyor bazen
Eskisi kadar sevmiyorum.
Bazı akşamlar voltaya çıkıyorum arka bahçede
Dört bir yanı açık
Ne yüksek duvarları var ne de dikenli telleri
Ama ben aynı çizgilerden geri dönüyorum.
Üç gün kaldı tahliyeme.
Ellerimde kelepçe yok ama
Ben hala gün sayıyorum.
Bileklerime kan yürümüyor sanki
Bazı günler yataktan çıkmıyorum.
Bir gardiyanım eksik...
Hoş olsa da sana mektup yok diyor,
Ben hala senden bir haber bekliyorum.
Doğum günümü kutladım geçenlerde
Sevdiklerini özlüyor insan,
Sen yanımda olmayınca
Daha çabuk yaşlanıyorum,
Gurbette mutluluk bile koyuyor adama.
Ben sende kalan hüznü özlüyorum.
Bazı günler buluştuğumuz yerler düşüyor aklıma,
Akıntıya kürek çekiyorum.
Biliyorum herşey aynı yerinde,
O sokaktaki balıkçılar köşedeki simitçi,
Biliyorum o karanfiller hala kırmızı ve taze ama
Ben hala senle solan çiçekleri kokluyorum.
Kavuşmak günü diyip sabrediyorum.
Aksi gibi uzaklaştıkça uzaklaşıyor şehirler,
İçinde sen olmayınca daha derine çöküyorum.
Her gurbetin bir vuslatı vardır ama
Ben hala beni beklediğin şehri söylüyorum...

9 Şubat 2012 Perşembe

Otobüs ve Aşk

   En güzel aşk zor olandır. Bunu hepimiz biliyoruz. Ya da Haluk Levent dinleyen herkes bilir. Peki zor aşk ne demek biraz konuşalım.
   Yine günlerden bir gün dost meclisinden çıkmışım uykulu bir vaziyette eve gitmeye çalışıyorum. Hava da biraz serin. Çok beklemiyim dedim. İlk gelen otobüse atladım. Nasıl olsa bi yerlerde aktarma yaparım. Yine müzik dinleye dinleye yolculuğa başladım. Bu kısımlar gayet sıradan olduğu için aktarma yaptığım diğer otobüsten bahsedeyim. Amaçsızca bi köşeye geçtim. Aşk tesadüfleri severmiş ya tam karşımda çok hoş bi kız vardı. Samimi olmak gerekirse pek huyum değildir ama o kızdan gözlerimi alamadım. Gerçekten baya güzeldi. Öyle hayvani duygularla değil hakikaten çok güzeldi. O kadar güzeldi ki kıza baktığımı o bana baktıktan beş saniye sonra farkettim. Utandım biraz. Pek alışkın değilim ama sanırım aşık oldum. Hem de baya baya...
   Hayalperestliğin gözü çıksın. Aklımdan neler geçiyor neler. Yanına gitsem "Ben sana aşık oldum." desem. Gülümsese ama konuşmasa. Baksa sadece. Gel gör ki annesi de yanında. Ne ayağım gider ne de uzaktan seslenebilirim. Annesi yetmez gibi bi de araya başka bi adam girdi. Lan zaten on dakikalık yol bi de araya adam giriyo. Olacak iş değil. Hoş adam olmasa ne farkederdi bilemedim. Daha doyamadan sevdiğime ineceğim durak geldi. Şeytan dedi inme kızın indiği durağa kadar git. Ne bileyim tadında bırakmak iyidir. Bütün otobüs aşkları gibi bu  da çok kısa sürdü ve otobüsten indim. Sevgiler.

22 Ocak 2012 Pazar

Bir Tatil Klasiği

   Şimdilerde mutluyum. Evet doğru mutluyum. Aklım çok rahat. Nerde akşam orda sabah. Hatta şu anda da başka birinin evinde kalcam. Ankara'dan nefret etmiyorum ama gözümde yok artık. İstanbul'u özlemişim hem de nasıl. Onca dersten kalmışım yok okul mu uzamış kimin umrunda. İnsana sevdikleri fazlasıyla yetiyo. Mutlu oldugumu yazmayalı ne kadar zaman geçti Allah bilir. Ama iyice kızmaya başladım Ankara'ya. Sevmiyorum. Yineliyorum sevmiyorum. Hatta şu sıralar ne yapsam da hiç boş vaktim kalmasa hiç kimseyle muhattap olmasam diye düşünüyorum. Kimseyle uğraşmadan kimseyi beklemeden. Bu sefer daha değişik başlıcak önümüzdeki  dönem. Bu sefer hakkaten değişik olcak. Olabildigince uzak olabildiğince kendi kendime. Yeterli zaten. Sırlarını anlatmayınca daha güzel oluyormuş. Düşünmeden , tasalanmadan. Değerli olana sonuna kadar arada kalanlara hiç. Mantıklı.
   Evden çok dışarlarda kalıyorum şu sıralar. Başka evler görmek yeni insanlarla tanışmak. Hatta o evlerin mutfaklarında ışığın yerini aramak hakkaten keyifli. Saçma sapan muhabbetlerle uğraşmak yerine her şey keyifli. Bu ruh halini beğenmedim ama benimsedim. Büyüdükçe insan değişiyo evet farkına varıyo daha bi güzel. Liste hazır. Dönünce bir bir uygulanacak. Bu sefer kesin ve net.
   Bir dostun dediği gibi içini dökeceksen tuvalete dökeceksin ama burası da olmasa içim çöplüğe döner. Hoş gül bahçesi olsa da kim farkına varıyo. Sxkerler hala İstanbuldayım. Şimdiden oranın derdine düşemem. Eğleniyorum ulaaaann ! Hiç eğlenmediğim kadar hem de. Yaşamayı seviyorum. Sevgiler.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Neresi "Yeni" Lan !

   Geçen senenin ne kadar kötü geçtiğinden bahsederken yeni gelen yılın eskisinden bi farkı olmadığı gerçeğiyle yüzleşmekteyim. Yeni yıla nasıl girersen öyle devam eder geyiği vardır ya yeni yılın ilk 5 günü hasta yatarsın komple sıçmış sayılıyo heralde. Bundan olacak sınavlar bir bir kayıyo. Hani bu sınavdan sonra tepki ölçmek için abi zordu be fena kaydı gibilerinden değil. Samimi olarak kaydığından bahsediyorum. Bi harf eksik ya da fazla pek önemli değil. Samimi olarak kaldığından bahsediyorum. Her çıktığım sınavdan sonra bu derslerin sayısının artıyo olması beni korkutuyo. Ya da daha da umursamazlaştırıyo. Hayat ya hani öğreniyoruz yine de bişeyler.
   Uzun zaman evveldi hastalanıp yatağa düştüğüm. Evet 5 gün boru değil. Evde tek başınasın ne internet var ne de bi tomar film cd lerinden bi haber.  Yirmidört saat yatakta bi sağa bi sola. Bazen içim geçiyo kendi kendime bi iki saat uyumuş oluyorum. Sonra gece 1 de uyanıp dörde kadar tavandaki alçıdan süslemelere bakıyorum. Işıklar kapalı ama o kadar saatten sonra karanlığa alışıyo insanın gözleri. O süslemelerdeki yer yer sarı yer yer siyah renkler alan lekeleri izliyorum. Aslında hiç önem arzetmiyolar ama can sıkıntısı. Gittikçe körelen çalışma şevkimi de bu hastalıkla beraber yatakta bıraktım malesef. Hoş bırakmasam nolur. Einstein olsa bu şartlar altında geçemez bu derslerden heralde. Bi sınavdan kaç tane yüz alınır ki ?
   İnsanın bir de ruhu var. Hisleri, hayalleri ve hiç bir kayan yıldızın haberi olmayan bi sürü olmasını istediği istekleri. Artık bilimsel olmanın faydalı olacağını düşünmeye başladım. Gözünün gördüğüne , elinin uzandığına bel bağlıcaksın dost. Ruhunu çok fazla beslemiceksin. Her dediğine tamam demiceksin. Biraz hoyrat davranacaksın ki nasırlaşsın. Nasırlaşsın da her düştüğünde çocuk gibi ağlamasın. Sonra her türlü şey senin başına gelir. Ağlarsan güçsüz olursun. İntihar etsen zayıf olursun. Seversen aciz olursun. Silersen gaddar olursun. Üzersen pişman olursun. Üzülürsen hasta olursun. Evet gerçekten hasta olursun. Yeşilçamdan çıkmış gibi olursun. Fabrikada çalışan sefil bir işçi gibi barakanda öksüre öksüre, titreye titreye tüketirsin kendini. Fabrikatörün kızıysa o sırada senin başka bir baloda olduğunu falan düşünür. Merak etme yani.
   Biraz toparladım gibi. İlaç alınca düzelmeye başladım. Yarında lineer cebir sınavı var. Öyle bi not almışım ki ulan çalışsam mı çalışmasam mı karar veremedim. Adam gibi kalcaksan kal da uğraşmayalım boşuna. Çok değil sadece dört gün geçti ve ben göreceğimi gördüm. Bu sene güzel giden bişey olmadığına göre kötü bişey olmayacak demektir. Sevindirici gibi. Tabi yersen... Sevgiler.