Bir üniversite öğrencisiyim. Yılın bu zamanları sıcak evimden ayrılıp yollara düşerim. İstanbul'dan Ankara'ya yani. Bu durumlarda leylekler ya da antiloplar gibi hissederim kendimi. Gecenin bi vakti ( gündüz yolculukları sevmem) yakamı bırakmayan insomnia denen illetle birlikte çıkarız yola. Belki gecenin karanlığında bir çita salyalarını akıta akıta peşimde dolaşmayabilir ama bizim ki de göç sayılır bi yerde. Susuzluğu çok yaşamasam da gecenin ilerleyen saatlerine doğru acıkırım. Oldum olası "yolluk" kavramından nefret ederim. Şükrettiğim zamanlar da oldu ama sıcaktan kaynamış ayranı kavanozdan içmek bir çoğunuzun hoşuna gitmezdi heralde.
En güzeli de çocukken koltukların altında yatak açarlardı büyükler bize. Bildiğin 12 saat uyurdum. Sabah bi uyanırdım İstanbul'a gelmişim. İnsan büyüyünce dertleri de büyüyo. Koltuğa bi türlü sığamam ki şişman biri değilim. Uyursam bi yarım saat uyurum onu da ya moladan evvel yarım saate denk gelir ya da ineceğim terminalde muavin uyandırır. Muavin kelimesini de yazınca fark ettim ne kadar saçmaymış lan. Gözlerimdeki çapağı kurcalarken buz gibi bi atmosferler burun buruna kalırım. Yağmurdan kaçan fareler gibi hemen içeriye koştururum. O saatlerde bi otogarda uyanmak hiç bi zaman fantazilerimde yer almaz.
Baş , boyun ve sırt ağrılarıyla kendimi evime atarım zor bela. Bundan sonrasını çok severim işte. Aç karnına bi sigara sonra hemen uyku. Dert yok tasa yok mis gibi. Uyanınca da başlar o ciddiye almamız gereken saçmalıklar. Sonra da "Neden beyin göçü..."