26 Şubat 2012 Pazar

Elma Şekeri

   Delicesine bir sessizlik. Saat sabah dört suları. Genç adam ne yaptığından habersiz var olan düzendeki görevini ifa ediyordu. Annesinin kollarında olduğu zamanları hatırladı. O zaman mutluydu. Tek bir isteği vardı o da "Elma Şekeri" ydi. Bunu hiç bir zaman annesine söyleyemezdi. Ne kadar da kırmızılardı. Belki de çok da tatlıydı. Bir gün kendini tutamadı ve annesine sordu : "Elma şekeri alalım mı ?". Annesi çocuğa sadece baktı ve bir şey söylemedi. Çocuk sorduğu sorudan utanmıştı. O gece yatağında uyumak için uyku perisini beklerken düşündü. Pamuk prensesin yediği o büyük kırmızı elmayı hatırladı. Tabi ya ! Eğer o elmadan yerse belki sonsuza kadar uykuya dalabilirdi. Daha da kötüsü sevdiği prensesin bundan sonsuza dek haberi olmayabilirdi.
   Genç adam evin içinde bir ileri bir geri amaçsızca dolaşırken o günden beri hiç elma şekeri yemediğini farketti. Belki çocukça bir şeydi ve artık büyümüştü. Eskisi kadar da güzel gelmiyordu artık gözüne. Aradan yıllar geçmişti. Hala aynı şekilde mi yapılırdı elma şekeri ? İçini tekrardan o çocuksu merak sarmıştı. Tekrardan annesine sorduğu soru aklına gelmişti. Annesi neden cevap vermemişti ki ?
   "Wow! Süpersin !" şeklinde tepkiler veren ve çocuklarının yedi yaşında piyanoyla çaldığı Mozart'ın bilmem kaçıncı senfonisini dinlerken gözyaşlarını tutamayan bir annesi hiç olmamıştı. Düzene aykırı olarak doğmuştu. Her zaman soruları geçiştirilmişti. Sürekli engellenmişti. Değil piyano çalmak okuldaki müzik derslerinde blok flüt dahi alamamıştı. Çocukluğu süresince yatağının altında bir canavarın onu beklediğini ve gece olunca ortaya çıkıp onu yiyeceğini hayal edememişti. Çünkü ona masal okuyan bir dedesi olmamıştı. Ve yatağın altında bir canavar olduğunu hayal etmesi yasaklanmıştı.
   Bazı geceler kendini kötü hissederdi. Annesini çağırıp : "Anne bu gece seninle uyusam olur mu ?" diye soruvermişti bir cesaretle. Annesi bir şey söylemeden ışığı kapatmıştı ve sabaha kadar açmamak üzere odanın kapısını kapatmıştı. Gök gürültüsünün ne olduğunu bilmiyordu. Korkmalı mıydı bilemiyordu. Belki de annesine sormalıydı...
   Artık çocukluk yaşlarını geride bırakmış delikanlılık çağlarına ulaşmıştı. Merak ettiği çok şey olsa da artık annesine sormuyordu. Bir gün annesini ağlarken gördü. Elinden düşmüş bir kaç kare fotoğraf duruyordu yerde.  Niye ağladığını merak etmişti. Sormalı mıydı acaba. Belki babasıydı yerde yatan belki de amcası belki de kardeşi , ablası ya da abisi.
   Bir gün içinde değişik bir şeyler olduğunu farketti. Sıra arkadaşını ne zaman görse içi bir tuhaf oluyordu. Sesi karnına kaçkaçıyor elleri titriyordu. Neler olduğunu anlamıyordu. Sadece tuhaf bir şeyler olduğunu kestirmişti. Annesine sormak için gittiğinde onu hep ağlarken buluyordu. Bilmek istediği çok şey vardı ama soru sorması yasaklanmıştı. Biliyordu cevabını alamayacaktı. Yoksa aşk dedikleri böyle bir şey miydi bilmiyordu. Artık anlayacak yaşa gelmişti. Cesaretlendi. Boyu uzamaya başlamıştı ve kendine güveni de artmıştı. Gidip sıra arkadaşına içindekilerini söylemeliydi. Genç adam henüz söze başlamış , bir iki cümleyi yeni bitirmiş ve tam sormak istediği şeye sıra gelmişken sıra arkadaşı ayağa kalktı.Sıra arkadaşı sadece yüzüne baktı ve bir şey söylemeden çekti gitti. Bir daha o sıraya gelmemecesine. Genç adam anlamıştı. Aşık olması da yasaklanmıştı.Ya da adı her neyse işte...
   Genç adam bu düşüncelerle uykuya daldı. Uyanır uyanmaz annesine gidip neden ona elma şekeri almadığını , neden hiç annesiyle uyumadığını, neden sürekli ağladığını ve o fotoğraflardaki kişilerin kim olduklarını bir bir soracaktı. Evinden çıktı. Köşedeki bakkaldan bir tane elma şekeri aldı. Sorularının cevabını alana kadar yememeye karar verdi. Hızlı adımlarla yarı öfkeli yarı meraklı yürüyordu. Bu sefer annesi ona cevap verecek miydi. Çocukluğundan kalma sırtındaki bu kamburdan kurtulacak mıydı. İşine yaramasa da bilmek istiyordu. Habersizce dayatılan yasakların artık kalkmasını istiyordu. Bu sefer ısrarcı olacaktı. Cevap alana kadar soracaktı. Kararlıydı.
   Yolun sonuna gelmiş nihayet annesinin yanında oturuyordu. Elindeki elma şekerini evirip çevirip nereden başlaması gerektiğini düşünüyordu. Yıllarca var olan bir yasağı delecekti. Yine cevap alamamaktan endişeliydi. Ve sorularına başladı. Her sorudan sonra bir müddet bekliyordu annesi cevap versin diye.Annesiyse konuşmuyordu. Genç adamın sesi yükselmeye başlamıştı. Gözlerinden yaşlar boşalıyordu. Hıçkıra hıçkıra soruları tekrarlıyordu. Tek kelime karşılık almıyordu. Biraz bekledi ve sakinleşti. Hırsla sıktığı topraktan ellerini çekti. Elma şekerini yerden aldı ve ayağa kalktı. Sorularına asla cevap alamayacaktı. Elma şekerinin poşetini çıkardı ve bir ısırık aldı. Artık vazgeçmişti.

15 Şubat 2012 Çarşamba

Nirvana

   Şu sıralar ruhumun eriştiği nirvanayı anlamaya çalışıyorum. Hayat o kadar sade , sessiz ve sıradan ki bir budist olsam heralde hayatın anlamını çözerdim.
   Geçmişte olduğu gibi yine tarihi ve özel günleri ağız tadıyla yaşayamıyorum. Doğum günümde işte çalışıyor olmak, yılbaşında deli gibi hasta yatmak ve sevgililer gününde de bu hastalığı mutlulukla karşılamak. En azından bütün gün yatakta yatmama bir bahane olmuştu. Züğürt tesellisi.
   Bazı zamanlar hayatın kötü gideceğine dair hislere kapılıyorum. İç güdüsel bir şey değil bu. Metronun merdivenlerinden aşağı doğru iniyorsan ve insanlar üstüne üstüne geliyorsa, bomboş istasyonda bir tek sen kalıyorsan bir sonraki tren için; ya da bineceğin otobüse yetişemeden gözünün önünden geçip gidiyorsa platonik aşkın gibi ; otobüs durağında da yalnızlığını iliklerine kadar duyuyorsan , misafir olmak için gittiğin evin sahibi evde yoksa ve sen onu beklerken sokak lambasının altında umutsuz bir şekilde bekliyorsan ve o esnada okuldan dağılan çocuklar yanından geçerken sana evsizi insan muamelesi yapıyorsa, diğer insanlar için önemli olan günlerde "Neden bu kadar çok çiçekçi var arkadaş bu sokaklarda?" diye soruyorsan, gecenin ikisinde yüzünü cama çarptıktan sonra kimse gördü mü diyip endişeleniyorsan, herkesin uyuduğu saatlerde sen karanlık odanda tavanı seyrediyorsan hayattan keyif almamak için yeteri kadar sebebin var demektir. Basit bir çıkarım değil bu böyle zamanlarda risk almak ya da platonik aşkını itiraf etmek ya da yeni heyecanla bi sürü işe kalkışmak hiç yerinde olmaz. Yapılması gereken uzun bi süre bu durumun geçmesini beklemek olacak sanırım. Ya da ben öyle yapıyorum emin değilim.
   Ha diyince hasta olan birisi değildim. Ta ki bu seneye kadar. Yine hastalandım. Hatta bir gece sabaha kadar uyuyamadım nefes alamadığımdan. Ne yaptıysam kar etmedi. İki tek inek sütü çaktım ama bana mısın demedi ve ben bir gecede en çok peçete tüketen insan rekorunu kırdım. Sonra da akşama kadar uyuyan insan. Son zamanlarda toparlandım gibi ama nasıl olsa bi daha hastalanırım diyip çok da sevinmiyorum. Nirvanaya ulaştım diyorum ya artık umursamıyorum hiç bir şeyi. Elimi alıp sobaya soksalar oralı olmam. Yüzüme karşı en ağır hakaretler yağdırsalar sadece "Canın sağolsun" der geçerim heralde. Sevgiler.

11 Şubat 2012 Cumartesi

Gurbet

Gökyüzünü ağaçlar kaplıyor,
Yerlerde sararmış yapraklar...
Gurbette sonbaharı yaşıyorum.
Yağmur yağıyor bazen
Eskisi kadar sevmiyorum.
Bazı akşamlar voltaya çıkıyorum arka bahçede
Dört bir yanı açık
Ne yüksek duvarları var ne de dikenli telleri
Ama ben aynı çizgilerden geri dönüyorum.
Üç gün kaldı tahliyeme.
Ellerimde kelepçe yok ama
Ben hala gün sayıyorum.
Bileklerime kan yürümüyor sanki
Bazı günler yataktan çıkmıyorum.
Bir gardiyanım eksik...
Hoş olsa da sana mektup yok diyor,
Ben hala senden bir haber bekliyorum.
Doğum günümü kutladım geçenlerde
Sevdiklerini özlüyor insan,
Sen yanımda olmayınca
Daha çabuk yaşlanıyorum,
Gurbette mutluluk bile koyuyor adama.
Ben sende kalan hüznü özlüyorum.
Bazı günler buluştuğumuz yerler düşüyor aklıma,
Akıntıya kürek çekiyorum.
Biliyorum herşey aynı yerinde,
O sokaktaki balıkçılar köşedeki simitçi,
Biliyorum o karanfiller hala kırmızı ve taze ama
Ben hala senle solan çiçekleri kokluyorum.
Kavuşmak günü diyip sabrediyorum.
Aksi gibi uzaklaştıkça uzaklaşıyor şehirler,
İçinde sen olmayınca daha derine çöküyorum.
Her gurbetin bir vuslatı vardır ama
Ben hala beni beklediğin şehri söylüyorum...

9 Şubat 2012 Perşembe

Otobüs ve Aşk

   En güzel aşk zor olandır. Bunu hepimiz biliyoruz. Ya da Haluk Levent dinleyen herkes bilir. Peki zor aşk ne demek biraz konuşalım.
   Yine günlerden bir gün dost meclisinden çıkmışım uykulu bir vaziyette eve gitmeye çalışıyorum. Hava da biraz serin. Çok beklemiyim dedim. İlk gelen otobüse atladım. Nasıl olsa bi yerlerde aktarma yaparım. Yine müzik dinleye dinleye yolculuğa başladım. Bu kısımlar gayet sıradan olduğu için aktarma yaptığım diğer otobüsten bahsedeyim. Amaçsızca bi köşeye geçtim. Aşk tesadüfleri severmiş ya tam karşımda çok hoş bi kız vardı. Samimi olmak gerekirse pek huyum değildir ama o kızdan gözlerimi alamadım. Gerçekten baya güzeldi. Öyle hayvani duygularla değil hakikaten çok güzeldi. O kadar güzeldi ki kıza baktığımı o bana baktıktan beş saniye sonra farkettim. Utandım biraz. Pek alışkın değilim ama sanırım aşık oldum. Hem de baya baya...
   Hayalperestliğin gözü çıksın. Aklımdan neler geçiyor neler. Yanına gitsem "Ben sana aşık oldum." desem. Gülümsese ama konuşmasa. Baksa sadece. Gel gör ki annesi de yanında. Ne ayağım gider ne de uzaktan seslenebilirim. Annesi yetmez gibi bi de araya başka bi adam girdi. Lan zaten on dakikalık yol bi de araya adam giriyo. Olacak iş değil. Hoş adam olmasa ne farkederdi bilemedim. Daha doyamadan sevdiğime ineceğim durak geldi. Şeytan dedi inme kızın indiği durağa kadar git. Ne bileyim tadında bırakmak iyidir. Bütün otobüs aşkları gibi bu  da çok kısa sürdü ve otobüsten indim. Sevgiler.